Düşünüyorum

Çeşitli konularda (İş, sanat, toplum, ekonomi, insan ilişkileri, sağlık, eğitim, kişisel gelişim ve pazarlama bilimi,gezi,tatil,) yazılan kişisel yorumlar.

XING

Zorlu geçen bir kış dönemi, eğitimler ve son dönem toplantısı derken tatile çıkmayı iple çekiyordum. Ablam, eniştem, kuzenim ve ben aylar öncesinden plan yapmıştık. Önce Mazı Köyü’ne (Bodrum) sonra da Bozcaada’ya gitmekti planımız. Akyarları anlamıştım da Bozcaada fikri biraz canımı sıkmıştı. Ulaşımı zor olduğu için biraz burun kıvırarak kabul ettim çünkü ablam senelerdir Bozcaada diye anlata anlata bitiremiyordu. 

        

Pazar sabahı saat dörtte yola çıktık. Sekiz saatin sonunda artık Mazı Köyü’ne gelmiştik. Rezervasyonlu odalarımızı başkalarına verildiği için açıkta kalakaldık. Mazı Köyü gelişmemiş köylerden biridir, orayı seçmemizin sebebi de bu özelliğiydi çünkü hepimizin bu tatilde huzura ihtiyacı vardı. Eyvah dedik tatil kötü başladı. Oradan ayrılıp koyulduk yola. Ne de olsa bir sürü koy var mutlaka bir yer buluruz dedik. Fakat hiç öyle olmadı, akşamüzeri saat altı buçukta Akyarlar’ da bir pansiyonda yer bulabildik. 

Akyarlar tatilini bitirdikten sonra sıra geldi Bozcaada’ya gitmeye. Tatilin ilk günü on dört saat süren araba yolculuğundan sonra adaya gitmek hiç içimden gelmiyordu ama el mahkûm gittik. Bir yere gittiğimde ya da bir kişiyle konuştuğumda bana ne hissettirdiğine dikkat ederim. Birçok yer görmüş olmama rağmen, o güne kadar kendimi çok iyi ve huzurlu hissettiren tek yer vardı Şirince. Fakat şimdi Bozcaada’ya âşığım. 

Kalacağımız pansiyon Türk mahallesinde Eflatun Konuk Evi’ydi. Kendine özgü bahçesi, eflatun duvarları, Fatoş’un kendi elleriyle yaptığı nefis ekmekleri (cevizli, zeytinli), Reşat amca’nın özel şarabıyla, kendinizi çok rahat hissettiğiniz bir yer burası.

Odalarımıza eşyaları yerleştirip hemen kendimizi atıyoruz denize. İlk durak Akvaryum Koyu. Böyle bir deniz olamaz. O türkuazda, o mavilikte insan ölse gam yemez. Tatilimi en kokoş yerlerde geçiririm, her an her dakika hizmet isterim demiyorsanız buraları mutlaka görmelisiniz. Adalılardan buranın tarihini ve öyküsünü de öğrendim. Bozcaada’nın diğer adı Thenedos. Bunun ne anlama geldiğini öğrenmekle başladım yerel araştırmama. Thenedos, Thenes'in adası demekmiş. Thenes, denizlerin efendisi tanrı Poseidon’un torunuymuş. Poseidon’un çocuklarından biri olan Thenes’in babası, karısı ölünce yeniden evlenmiş. Üvey anne, Thenes’i sevmemiş ve bir kavalcıyı şahit göstererek kocasına üvey oğlu hakkında şikâyette bulunmuş. Poseidon’un oğlu, kendi öz oğluna çok kızmış ve onu bir sandığa kilitleyerek denize atmış. Ama ölümsüz tanrının torunu olan Thenes, Bozcaada kıyılarında kız kardeşiyle birlikte konulduğu sandıktan çıkmayı başarmış ve bu şirin adaya yerleşip kendi adını vermiş. Yıllar sonra, pişman olup çocuklarıyla barışmaya gelen babasını, kendi adasına kabul etmek istemediğinden, gemisinin iplerini keserek açık denizlere bırakmış. Ve adayı, kavalcılara ve iftiracılara yasaklamış.

 Gelelim günümüze. Ada merkezinde pek çok Cafe ve restaurant bulunuyor. Buraların da tıpkı pansiyonlar gibi kendi karakterleri var. Birinde gördüğünüz dekoratif bir özelliği neredeyse diğerinde hiç görmüyorsunuz. Adanın daracık, koyu pembe begonviller, sarı zakkumlar ve adını bilmediğim daha birçok çiçekle bezenmiş sokaklarında gezerken dışarıdaki masalarda oturmuş, huzur içinde keyif yapan, yaptığı işten ve yaşadığı hayattan memnun insanlar görmek, insanın ruhunu sükûnet ve huzurla kaplıyor.  

Sokakları, cafeleri gezdikten sonra akşam yemeğimizi yemek üzere Martı restaurant’a gittik. O kadar şirin bir yer oluşturmuşlar ki, hiç yemeği hızlıca yiyip kalkıp gitmek gelmiyor içinizden. Akşam görünümü büyüleyici olan kale manzarasında balığın, sebzenin ve otların en tazesini yiyip karnımızı, sahipleriyle de iki çift tatlı sohbet ederek ruhumuzu doyurduk. Saat, gece bir civarıydı ve biz hemen yatıp uyumak istemiyorduk. Biraz müzik dinlemek çok keyifli olur diye düşündük. Bu düşünceyle meydana doğru yürürken, meydanın kenarında uzunca bir masaya oturmuş, eli yüzü düzgün hepsi de üniversite öğrencisi ada gençlerinin masasına katıldık. Orada gelenek böyle, İsteyen gelip oturup dinliyor. İstiyorsa da çalıp söylüyor. Gitar ve bağlama ile birbirinden güzel şarkılar ile hiç unutamayacağım bir anıyı hep birlikte yarattık.

 Adada kaldığımız üç gün boyunca aynı huzuru hissettik. Her yere yayılmış bağları, dev rüzgar gülleri, yurdumun en batısından izlenen gün batımı, hangi koyuna giderseniz gidin içindeki kum tanelerini sayabileceğiniz kadar temiz denizi, domates ve gelincik reçeli, üzümle yapılan yemekleri, hava ne kadar sıcak olursa olsun asla nem hissetmediğiniz havası, şarap evleri, Ege’nin iki yakasını bir araya getiren kültürü ile Bozcaada’yı tam olarak anlatabilmek mümkün değil. Mutlaka görmelisiniz.  

İstemeye istemeye gitmiş olduğum Bozcaada’dan yine aynı şekilde döndüm. Şimdi ise bir fırsatını bulsam da adaya kaçsam diye can atıyorum. Adada Üç dönümlük bir arazide en fazla seksen metrekarelik bir ev yapmaya izin veren Anıtlar Kurulu’na Adayı doğal halinde tutabilmek için yapmış olduğu uygulamadan ötürü teşekkür ederim.

 

Herkesin huzuru bulması ve koruması dileğiyle.

 

                                                                         Dilek ERSÖZ



 

Sezen Aksu’nun bir şarkısı vardır;          

                          

Cigaramı sardım karşı sahile yaktım ucunda acıları.   

Ağları attım anılar doldu ağlar hasretimin kıyıları.

Yareme tuz diye yakamoz bastım tek şahidim aydı
Bir elimde defne bir elimde sevdan
Kalbim Ege'de kaldı…

 

Ege’nin herhangi bir yerine gidip kalbinin bir parçasını bırakmadan dönen yoktur sanırım. Ege’de geçirilen bir tatil dönüşümün üzerinden bir hafta geçmişti ve ben Ege’yi, insana verdiği huzuru, insanlarının cana yakınlığı ve doğallığını çok özlemiştim. O gün en yakın arkadaşımla –ki adı Serap- oldukça yorucu bir gün geçirmiştik, ikimizin de yaşadığı Ege özlemi ile kendimizi attık MARIA’NIN BAHÇESİ’ne…

                                

Maria’nın Bahçesi, kalbi Ege’de kalanların, Ege mutfağını özleyenlerin ya da sevenlerin mutlaka gitmesi gereken bir yer. Tüm günün yorgunluğu ile Serap ve ben, kendimizi bahçedeki sandalyelere boş çuval misali bırakıverdik. Hemen menüye uzanıp başladık incelemeye. Neler yok ki menüde!! Kabak çiçeği dolması, ıspanaklı somon, midyeli pilav, dülger balığı… O kadar çok acıkmıştık ki açlıktan menüden seçim bile yapamayacaktık neredeyse. Kalamar, Karides sahanaki, Deniz börülcesi, Levrek, Selanik salatası siparişi vererek başladık bahçenin keyfini çıkarmaya… 

       Bahçe her zamanki gibi huzur doluydu. Her masaya birer tane konulmuş fesleğenlere şöyle bir elimizi sürüp mis gibi kokusunu ciğerlerimize çektik. Yerlerde saksıların içinden gülümseyen ya da tavandan aşağıya doğru muzip bir şekilde üzerimize sarkan kırmızı, pembe, narçiçeği rengi çiçekleri, fonda akordeon sesi eşliğinde izlemeye dalmak, günün yorgunluğunu almaya başlamıştı bile. Maria her masadaki müşterisinin yanına gittiği gibi yanımıza gelip “Hoş geldiniz” dedi, hal hatır sordu. İşte tam o sırada mis gibi kokan eşsiz lezzetiyle zeytinyağı, kankaları kekik ve pul biberle Cunda’dan geliverdi. Açlıktan gözü dönmüş iki kişi olarak hemen hasret giderdik kekikli, pul biberli zeytinyağıyla.

 

Yaklaşık üç yıldır tanıştığımız Maria’nın Bahçesi’nde, Maria’nın çocuklarıyla tanışmak gecenin sürpriziydi. En büyüklerinin elinde bir tane defter, müşterilerinden hatıra defterine yazmalarını rica ediyor, deftere yazılar yazılırken müşterilerle sohbet ediyordu Alex(22). Biz de aynen bu şekilde tanıştık ve başladık sohbete. Meraklıyız ya sordukça soruyoruz Yunan halkını, geleneklerini, Selanik’i ve onların hikâyesini. Birkaç dakika sonra mutfakta kurabiye yapmaya merak sarmış kardeşi Paskal(13)’dan kurtularak Apollo(20) da masamıza katıldı. İnsan Maria’ya bakıp bu yaşlarda çocuklarının olduğuna inanamıyor. Çocuklar, dokuz yıl önce Haşmet Bey’le evlenerek Türkiye’ye yerleşen anneleri ile birlikte beş yıldır bahçenin işletmesini sürdürüyorlarmış. Yılın altı ayı babalarıyla Selanik’te altı ayı da Türkiye’de anneleriyle olduklarını öğreniyoruz. Bunlar resmen bizim gibi. Adamlarda askerlik bizdeki gibi mecburiymiş, bir tanıdıklarıyla karşılaştıklarında soğuk bir tokalaşma yerine şapır şupur öperlermiş, onların çok özel askerlerinin etek giyiyor olmasına çok bozuluyor Apollo ve “ Erkek adam etek giyer mi? Olmaz öyle şey” diyor hem de bunu TÜRKÇE söylüyor     

                             MARIA  EKMEKÇİOĞLU

 

Bütün akşam İngilizce, Türkçe ve Yunanca karışık sohbetimizi devam ettirdik. Bu arada gece boyunca canlı müzik hiç susmadı. Öyle eller havaya cinsinden değil. Akordeon, gitar, keman… Sohbet devam ederken yemeklerimizi – hayatımda yediğim en güzel karides güveç- afiyetle yiyip, Maria’nın ev yapımı pek çok liköründen, limon likörünü keyifle yudumladık. Artık evimize gitmeye karar vermiştik ki Maria, içinde karanfil, tarçın, portakal ve ceviz olan Selanik Tatlısı ikram etti. Bir ara “Aman Allah’ım şimdi çatlayacağım” dedim. Yediğim her şey o kadar lezzetliydi ki yememek mümkün değil. Bir Pazar günü de kahvaltı için geleceğimize söz vererek ayrıldık içimize huzur ve mutluluk dalgaları yayan MARIA’NIN BAHÇESİ’nden.

                                                                             

Kalbiniz Ege’de kaldıysa Maria’nın Bahçesi, enfes ve doğal yemekleriyle, evinizin bahçesi tadında sıcak sohbetleriyle özleminizi dindirmenize yardım edecektir.

 

                                                                      Dilek Ersöz